The Waking Worlds
Kitabı al
The Waking Worlds: Birinci Bölüm kitabının kapağı. Bir bulutsu ve bir gezegenin önünde dört figür duruyor; birinin elinde bir ateş topu var.

Birinci Bölüm · Şimdi raflarda

Yunus Alper Körükcü & Fırat Keleş

Küllerimizden doğacağız.

Arka kapaktan

  1. Trascott, adlarını sayamayacağı kadar çok dünyada iş almış biri. Bu seferki basit görünüyordu.
  2. Dalların arasından inen şeyin boynuzları var; dişlerinde hâlâ kan, boynunda onu hayatta tutan bir taş.
  3. Ayaklarının altındaki kumun derinliklerinde üç bin yıldır kımıldamamış bir filo yatıyor. Onu uyandırabilecek bir tek o kaldı.
  4. Bir uzay operası; derinlerinde ise çok daha eski bir şey akıyor.
  • 80 renkli illüstrasyon
  • Yalnızca İngilizce yayımlandı
  • Bir serinin ilk kitabı
  • The Expanse ve Rüzgârın Adı okurları için
İlk 20 sayfayı ücretsiz oku

Baskılar

Kitabı eline almanın üç yolu

Birinci Bölüm çıktı: Kindle e-kitap, karton kapak ve ciltli. Hangi baskıyı seçersen seç, 80 illüstrasyonun hepsi tam renkli.

Bölgene göre seçildi. Başka bir mağazadan alışveriş yapıyorsan değiştir.

  • 01

    Kindle e-⁠kitap

    Bu gece okumaya başla: herhangi bir Kindle'da ya da telefonuna, tabletine veya bilgisayarına kuracağın ücretsiz Kindle uygulamasında.

    • Saniyeler içinde elinde
    • 80 renkli illüstrasyon
    • İngilizce
    Satın al · Amazon
  • 02

    Karton kapak

    Her yere yanında taşıyabileceğin kadar hafif; resimlerin hepsi renkli basılı.

    • 135 × 210 mm
    • 401 sayfa
    • Tam renkli
    • İngilizce
    Satın al · Amazon
  • 03

    Ciltli

    Resimler için daha büyük sayfalar, rafta yıllarca dayanacak sert bir kapak.

    • 152 × 229 mm
    • 359 sayfa
    • Tam renkli
    • İngilizce
    Satın al · Amazon

Kitap İngilizce yazıldı ve yalnızca İngilizce yayımlandı. Bu sitedeki çevrilmiş sayfalar sadece bir tadımlık.

İlk sayfaları oku

Bölüm 1Çorak Çember

Kitabın ilk yirmi sayfası ücretsiz. Bir dil seç ve mürettebatla birlikte 54-6UE2'ye in.

The Waking Worlds İngilizce yazıldı ve yalnızca İngilizce yayımlandı. Buradaki çeviri bir tadımlık: İngilizce kitabı almadan önce mürettebatla kendi dilinde tanışabilesin diye hazırladık.

Çağrı açık ka­nal­dan ya­pıldı; tek­düze, usu­lüne uygun, ken­din­den ön­ceki bin­ler­cesi gibi.

“West L6F, 54-6UE2 kont­rol is­tas­yonu, bu­rası Faul Fender. Bi­ti­şi­ği­niz­deki açık sek­töre iniş izni talep edi­yo­ruz. TG-6.6, vek­tör 0,65, ız­gara 732'ye 1432.”

Cevap, me­sa­fe­den cı­lız­laş­mış bir sesle geldi. “An­la­şıldı, Faul Fender. Ko­şul­lar uygun gö­rü­nü­yor. Ka­yıt­la­rı­mıza ba­kı­lırsa bil­dir­di­ği­niz bil­gi­ler ku­ru­mu­nuz ta­ra­fın­dan bize ile­til­miş. İniş iz­ni­niz ve­rildi.”

Trascott, ha­ya­tında bir kez bile hayır ce­vabı al­ma­mış bi­ri­nin o rahat, sıcak tav­rıyla kon­sola doğru eğildi. “Ah, te­şek­kür ede­rim. O tatlı, kibar, mi­ni­cik ko­nuş­ma­nız için size min­net­ta­rım.”

Hat­tın öbür ucunda ses­siz­lik. Kont­ro­lör ye­ni­den ko­nuş­tu­ğunda se­sin­deki o resmî hava da­ğıl­mıştı. “Ah. Evet. Şey. İyi zi­ya­ret­ler di­le­riz.”

“Çok na­zik­si­niz, memur bey.”

Kanal pa­ra­zite bo­ğuldu.

Göz­lem pen­ce­re­si­nin öte­sinde ge­ze­gen dö­nü­yordu. Yü­ze­yinde yüz­lerce ki­lo­metre bo­yunca yeşil top­rak­lar uza­nı­yor, ağaç ör­tü­sü­nün ara­sında da bir türlü ne ol­duğu se­çi­le­me­yen ya­pı­lar yük­se­li­yordu. Yer­le­şim değil. Tam ola­rak ha­rabe de değil. Gözün üze­rinde du­ra­ma­yıp kayıp git­tiği şe­kil­ler. Ye­şi­lin ara­sında hiç­bir şeyin ye­tiş­me­diği le­ke­ler vardı; ka­ran­lık, düm­düz ve ışık oyu­nuyla açık­la­na­ma­ya­cak bir bi­çimde te­kin­siz.

Yörüngeden görünüş: tuhaf yapılarla örülü yeşil bir gezegen ve hiçbir şeyin yetişmediği ölü bir çöl çemberi.

İs­tas­yon yö­rün­gede asılı du­ru­yordu; Faul Fender'ın git­me­sine izin ve­ri­len en uzak nokta ora­sıydı. Bun­dan son­rası me­kikle ola­caktı.

Sebep kal­kandı. Mavi bir enerji zarı ge­ze­geni hiç boş­luk bı­rak­ma­dan sa­rı­yordu. Doğ­ru­dan is­tas­yona bağ­lıydı ve için­den geç­me­nin, gi­dişte de dö­nüşte de tek bir yolu vardı.

Rıh­tımda on­ları as­ker­ler bek­li­yordu. Gös­ter­me­lik bir nöbet değil. Ka­lıcı bir bir­lik.

“Şimdi klas me­kân­lara gi­ri­yo­ruz, ha­nım­lar,” diye du­yurdu Trascott. “Ken­di­nize çeki düzen verin.”

“An­la­şıldı, Kap­tan,” dedi Fellin.

“Efen­dim,” dedi dümen su­bayı, “me­kiğe bi­ni­yo­ruz.”

İki asker on­ları içeri aldı. Hiç­biri el uzat­madı.

“İyi ak­şam­lar, bey­ler, ha­nım­lar.” Trascott ba­şını eğip ka­pak­tan içeri girdi. “Ev­rak­la­rım biz daha yol­day­ken onay­landı. Bir sorun mu var?”

Asker ko­num­la­rını sordu. Sonra belge tab­le­tini aldı ve bir şeker kâ­ğıdı gibi ke­nara fır­lattı.

“Ko­numu söyle, B,” dedi Trascott.

Brandon Fury göz­le­rini veri tab­le­tin­den ayır­madı. “TG-6.6, vek­tör 0,65, ız­gara 732'ye 1432. Talep et­ti­ği­miz iniş nok­tası. Çorak arazi. Bi­li­yor­su­nuz­dur her­halde.”

İkinci asker elini Trascott'ın om­zuna koyup onu kol­tu­ğuna doğru sevk etti. Ko­nuşma orada bitti. Ku­man­da­daki asker ka­pı­ları ki­lit­ledi ve me­kiği ro­ta­sına soktu.

Pen­ce­re­ler­den ba­kınca yak­la­şan yü­ze­yin hiç de boş ol­ma­dığı gö­rü­lü­yordu. Başka as­kerî me­kik­ler çok­tan in­mişti; ara­zi­nin dört bir ya­nına ser­piş­ti­ril­miş, ara­la­rında be­lir­gin bir bağ­lantı gö­rün­me­yen kamp­larda du­ru­yor­lardı.

“Pek dost can­lısı tip­ler de­ğil­ler ga­liba,” dedi Trascott.

Fellin göz­le­rini pen­ce­re­den ayır­madı. “Biz de de­ği­liz. Beni ra­hat­sız et­mi­yor, T.”

“Ben son de­rece dost can­lı­sı­yım,” dedi Trascott.

As­ker­ler iniş bo­yunca tek ke­lime et­medi. Ne on­lara ne de bir­bir­le­rine.

“Uuu. Şun­lara bak,” diye mı­rıl­dandı Trascott. “Res­men tam ha­valı adam pozu ke­si­yor­lar.”

“Hı hı. Evet. Tabii.” Fellin ye­ni­den pen­ce­reye döndü.

Yer yak­laştı.

Trascott ses­siz­liğe ancak bir da­kika daha da­ya­na­bildi. “Eve­eet. Bey­ler. Ha­nım­lar. İşler nasıl? Pek key­fi­niz yok gibi. İzin mizin ver­mi­yor­lar mı size?”

Hiç­bir şey. Du­ruş­la­rında en ufak bir kı­pırtı bile yok.

“Ooo. Ses­siz mod­da­yız.”

“Sen hiç sus­maz mısın?” dedi Fellin.

Mekik yere değdi. Kapı bir tıs­la­mayla açıldı.

“Arada bir,” dedi Trascott sı­rı­ta­rak.

Yol bo­yunca ayakta duran asker önce indi ve bek­ledi.

“Sa­nı­rım sıra bizde.”

Trascott ram­pa­dan inip yü­rü­meye devam etti, öte­ki­ler de pe­şin­den geldi. Ar­ka­la­rında asker me­kiğe geri bindi ve mekik hiç oya­lan­ma­dan ha­va­landı.

Çorak ara­zi­nin bit­tiği yerde ye­şil­lik baş­lı­yordu. Daha ötede, su.

“B, ge­miyi bu­raya indir de bize yu­ka­rı­dan bak­mayı bı­rak­sın­lar,” dedi Trascott. “On­lara yal­nız ol­ma­dı­ğı­mızı söy­le­miş­tin, değil mi? Gerçi ge­mi­mizi zaten bir güzel in­ce­le­di­ler. Adam­la­rı­mızı çok­tan say­mış­lar­dır.”

“Ah, evet efen­dim,” dedi Brandon Fury. “Sa­nı­rım en son mü­ret­te­ba­tı­mızı didik didik et­ti­ler.”

Trascott elini göz­le­rine siper etti. “Gelen bi­zimki mi? Bizim kızı in­dir­miş­ler ga­liba.”

Gemi geldi. Yere otur­du­ğunda izler göv­de­sinde apa­çık gö­rü­nü­yordu. Pa­nel­ler ye­rin­den bir milim oy­na­mış. Kı­rı­lan bir şey yok. Do­ku­nul­ma­mış bir şey de.

“Bütün ha­valı giriş pla­nım mah­voldu,” dedi Trascott. “Gö­rü­yor musun, Fellin? Şimdi surat asa­ca­ğım, bak.”

“Biraz kur­ca­la­mış­lar efen­dim,” dedi Brandon Fury. “Bana ka­lırsa bir şey arı­yor­lardı.”

“Eş­ya­la­rıma el sür­dü­lerse,” dedi Fellin, “doğ­duk­la­rına piş­man olur­lar.”

Her ne arı­yor­larsa, bu­la­ma­mış­lardı.

“Uuu. Bi­zimki bazen sal­dır­gan­la­şır,” dedi Trascott.

“Evet efen­dim,” diye onay­ladı Brandon Fury. “Biraz.”

Trascott en ya­kın­daki tay­faya döndü. “Sen. Adın ne?”

“Rapson, efen­dim!”

“Rapson!”

“EVET EFEN­DİM!”

“Bu­rada ne halt oldu böyle? Bu adam­lar ne arı­yordu, lazer şar­jörü mü? Öyle bir şey mi?”

“Bil­mi­yo­rum efen­dim.” Rapson göz­le­rini ile­riye dik­mişti. “Ama her yeri ara­dı­lar.”

İşin tuhaf yanı da buydu. Si­lah­lar il­gi­le­rini çek­me­mişti. Ne raf­lar ne san­dık­lar. Be­lirli bir şey için gel­miş­lerdi.

Bir nesne.

“Si­lah­lara dönüp bak­ma­dı­lar bile efen­dim,” dedi Rapson. “Sanki bam­başka bir şeyin pe­şin­dey­di­ler.”

“Hmm.” Trascott çe­ne­sini ovuş­turdu. “Tuhaf. Belki de kayıp kal­bimi arı­yor­lardı. Ha, Rapson? Ha?”

“Ah. Şey. Evet efen­dim.”

Trascott gül­mek­ten kı­rıldı.

“Kal­bini bul­duy­san yürü artık, kov­boy,” dedi Fellin. “Bu kadar gü­rültü yeter. İşi­miz var.”

“Em­re­der­sin, Süper Görev Kadın.” Rapson'ın ya­nına geçip adım­la­rını onun­kine uy­durdu, se­sini al­çalttı. “Espri na­sıldı?”

“İyiydi efen­dim. Ehe. Ehe.”

Ye­şil­liğe doğru yola ko­yul­du­lar.

Yak­laş­tıkça orman ken­dini gös­terdi. Ağaç­lar ha­va­dan gö­rün­dük­le­rin­den daha uzun, epey de sıktı. Ağaç ör­tü­sünü delip ge­çe­bi­len ışık da yere ula­şa­mı­yordu.

“Çölün or­ta­sında yem­ye­şil bir orman,” dedi Trascott. “Şuna bak hele. Bu­rayı şim­di­den sev­meye baş­la­dım.”

“Her ge­ze­ge­nin ken­dine has bir flo­rası var­dır, Tras.” Fellin hı­zını kes­medi. “Bu gayet nor­mal. Evden hiç çık­ma­mış gi­bi­sin. Mor bu­zulla sarı yağ­mu­run ya­nında bu­rası res­men bahçe.”

Trascott te­pe­den tır­nağa ür­perdi. “Iyy. Evet. Orası. Bir hafta hasta yat­tım. Sara has­tası olsam orada öl­müş­tüm.” Anında to­par­landı. “Yok, bu­rası güzel. Durun, durun, her­kes dur­sun.”

Her­kes durdu.

“Pe­rili or­mana gir­me­den önce, çöl hâlâ ar­ka­mız­day­ken. Fellin. Gel bu­raya.”

“Ne var yine.” Ama geldi.

“Rapson!”

“Efen­dim!”

“Al şunu.” Gen­cin eline bir ka­mera tu­tuş­turdu. “B, ge­miyi kad­raja al.”

“Kad­rajda efen­dim.”

“Çek, Raptor.”

Ko­lunu Fellin'in om­zuna atıp poz verdi.

“Rapson, efen­dim. Raptor değil.”

“Şa­hane.”

Ağaç­lara doğru iler­le­meye devam et­ti­ler.

Yolun o ke­si­minde çöl on­ları hu­zur­suz et­meye baş­ladı; ne­de­nini kav­ra­ma­ları ise zaman aldı. Yö­rün­ge­den ba­kınca yu­var­laktı. Dört bir ya­nını ye­şi­lin ku­şat­tığı, ne­re­deyse ku­sur­suz bir ölü top­rak çem­beri; ara­zide bunu açık­la­ya­cak tek bir yer şekli bile yoktu.

Bu­rada hiç­bir şey ye­tiş­me­mişti. Yal­nızca son za­man­larda değil. Hiç­bir zaman.

Biraz daha yak­la­şınca or­manı bir ot ku­şa­ğı­nın çe­vir­di­ğini gör­dü­ler; tabii ona ot de­ne­bi­lirse. Boyu beli aşı­yordu, sertti, rengi griye ça­lı­yordu ve kimse uza­nıp do­kun­madı.

“Bu da ne böyle,” dedi Trascott. “Bu­rası ön­ce­den de böyle miydi?”

“Hayır efen­dim,” dedi as­ker­ler­den biri.

“Fellin?”

Fellin tab­le­tini çı­kar­mıştı. “Buna göre bu­rada yol­lar var. Bir yer­le­şime doğru gi­di­yo­ruz.” Ek­rana bakıp kaş­la­rını çattı, sonra tab­leti ye­rine koydu. “Ka­fana takma. Bir açık­la­ması var­dır.”

“Ya­nında çim biçme ma­ki­nesi ge­ti­ren var mı acaba?”

“Ko­nuş­mayı bırak da şu­rayı aç­mama yar­dım et.”

As­ker­ler la­zer­lerle işe gi­riş­ti­ler.

Otlar ke­sil­dikçe ara­landı ve ara­lan­dıkça bir pa­tika or­taya çıktı. On­la­rın aç­tığı değil. Zaten ora­daydı.

Ko­nuş­ma­lar ke­sildi. Kimse emir ver­me­den eller si­lah­lara gitti.

“İçimde kötü bir his var,” dedi Fellin.

“Ne o? Kobra mı?” Trascott'ın omuz­ları gül­mek­ten sar­sı­lı­yordu. “Hani şu ko­ca­ma­nın­dan?”

“O KO­NUYU BİR DAHA AÇMA DE­MİŞ­TİM SANA.” Hı­şımla ona döndü. “Hem o şey ge­mi­nin ya­rısı ka­dardı. Yılan de­ğildi o, Tras, ca­na­vardı.”

“Tamam, tamam, sakin ol, şa­kaydı. Ama av­la­ması eğ­len­ce­liydi, değil mi?”

“Ah, hem de nasıl.”

Te­pe­le­rinde dal­lar kı­pır­dadı.

Trascott açık avu­cunu ha­vaya kal­dırdı. “Duy­du­nuz mu?”

Her­kes durdu. Bütün si­lah­lar kalktı.

Ağaç ör­tü­sü­nün yu­karı kı­sım­la­rında gölge hüküm sü­rü­yordu. O göl­ge­nin içinde, dal­la­rın yük­sek­le­rinde as­ker­ler ası­lıydı. İs­tas­yon­da­ki­lerle aynı üni­forma. La­zer­den eğ­ril­miş ip­lerle, bo­yun­la­rın­dan asılı.

Karanlık bir ormanın yüksek dallarından sarkan askerler.

“Bu­rası res­men korku filmi,” diye fı­sıl­dadı Trascott.

“Ses­siz olur musun. Lüt­fen.”

“Ha. Sıç­tık.”

“Bu­rada ne oldu?” dedi Fellin.

“B.” Trascott'ın se­sin­deki neşe sön­müştü. “Yu­ka­rı­daki o pek ha­valı dost­la­rı­mıza, adam­la­rın­dan bir­ka­çı­nın şu anda ağaç­larda sal­lan­dı­ğını haber ve­re­bi­lir misin?”

“Tabii efen­dim. Bağ­lan­mayı de­ni­yo­rum.”

Bir süre uğ­raştı. Ağaç ör­tüsü sin­yal­leri tek lok­mada yu­tu­yordu ve içeri gir­dikçe durum daha da kö­tü­le­şi­yordu.

“Efen­dim, ile­ti­şim im­kân­sız. Bu­ra­daki ci­haz­la­rın hiç­biri fre­kans bu­la­mı­yor.”

Yu­ka­rıda, dal­la­rın ara­sında göl­ge­ler kı­pır­dadı. Rüz­gârla değil. Pa­tika bo­yunca, ön­le­rinde iler­le­ye­rek.

“Fellll,” dedi Trascott. “Biz ge­riii mi dön­sek acaba?”

“Ne oldu, süper avcı Trascott.” Fellin ar­ka­sına dön­medi. “Kork­tun mu?”

“Ha. Yok. Tabii ki hayır.” Güldü. “Yani, ahaha, tabii ki hayır. Kes­meye devam, bey­ler, hadi.”

As­ker­ler kes­meye devam etti. Pa­tika ge­niş­ledi.

“Ekip­ma­nı­mız var,” dedi Fellin, daha yu­mu­şak bir sesle. “Bu­rada bir­kaç adamı as­mayı be­cer­miş bir pri­mat varsa, biz yıl­la­rı­mızı tam da öyle şey­leri av­la­ya­rak ge­çir­dik. Ken­dini bo­şuna germe.”

“Evet. Evet, bi­li­yo­rum. Neler at­lat­ma­dık ki.” Yine de göz­leri yu­karı kaydı. “Şey işte, o adam­lar o kadar ha­va­lıydı ki, sonra on­ları ağaçta gö­rünce bir tuhaf oldum.”

Fellin gü­lüm­sedi.

İler­le­dikçe otlar sey­reldi ve or­ta­lık boş ol­mak­tan çıktı.

As­ker­le­rin geri ka­la­nını bul­du­lar. Tuzak ola­rak ku­rul­muş taş­la­rın al­tında ezil­miş­ler. Çu­kur­lara düş­müş, dip­teki ka­zık­lara sap­la­nıp kal­mış­lar. Par­ça­lan­mış­lar. Ya­kıl­mış­lar. Baş­la­rına başka ne gel­miş olursa olsun, ço­ğu­nun be­de­ninde ok vardı.

“Vay ana­sını.” Trascott göz­le­rini dik­miş ba­kı­yordu. “Bir ka­bile mi kur­ban etmiş bun­ları, ne?”

“Bu belli ki ilkel bir ka­bile değil,” dedi Fellin.

“Yok yok, değil. Oklar ilkel değil.” Ce­set­ler­den bi­ri­nin ya­nına çö­meldi. “Kimse yan­lış an­la­ma­sın ama tarz­la­rını sev­dim. Epey ha­valı iş.”

“Efen­dim,” diye ile­ri­den ses­lendi bir asker. “Bu­rada da ölü­ler var.”

Fellin ok­lar­dan bi­rini çok­tan eline al­mıştı. Ucu pü­rüz­süzce ke­sil­mişti, tar­tış­maya yer bı­rak­ma­ya­cak kadar temiz. Lazer işi.

“Bu top­rağa çok kan dö­kül­müş,” dedi Trascott.

“Bun­lar özel yapım. İleri tek­no­loji ürünü.” Fellin oku ışıkta çe­virdi ve sesi de­ğişti; kendi sa­ha­sına gir­di­ğinde hep böyle de­ği­şirdi. “Bu benim ala­nım. Bu ya Tul-Ji işi ya da Ash-Beta'dan çıkma bir şey. İki­sin­den de çok alış­ve­riş yap­tım. Bi­li­nen en iyi yay­ları ve ok­ları onlar yapar.” Durdu. “Gerçi en iyi­nin de daha iyisi hep var­dır.”

Otların arasında bir savaş alanı: yere serilmiş askerler, toprağa saplanmış, lazerle kesilmiş oklar.

“Ben yayı oktan ayırt ede­mem,” dedi Trascott. “Bana düz­gün bir pat­la­yı­cıyla bir­kaç güzel oyun­cak ge­ti­rin, yeter.”

İşa­reti fark eden o oldu. Ağaç­lar­dan bi­ri­nin göv­de­sinde, çok es­ki­den derin derin oyul­muş bir şekil du­ru­yordu.

Bir kuğu.

Yaşlı bir ağacın gövdesine derin derin oyulmuş bir kuğu.

“Ahh, şu­rada mi­ni­cik bir kuğu var. Biri sev­gi­li­sini ağaca ka­zı­mış.”

Fellin ona o malum ba­kışı attı. Hem de en ağı­rın­dan.

“Yo­rum­la­rını biraz azalt­mayı dü­şü­ne­bi­lir­sin, Tras.”

Ku­ğuya yak­laştı. “Bu, bu­ra­nın halkı hak­kında muh­te­me­len şim­diye kadar gör­dü­ğü­müz her şey­den faz­la­sını söy­lü­yor. B, ta­ra­yı­cıyı üs­tün­den geçir. Ba­ka­lım ev­ren­sel veri ta­ba­nında ne var.”

“Tabii efen­dim.”

Ta­rama çabuk so­nuç­landı; dönen bilgi ise es­kiydi. Bu bir bölge işa­re­tiydi. Çok es­ki­den bu top­ra­ğın sa­hibi var de­me­nin yolu buydu ve biri hâlâ onu ağaç­lara ka­zı­dı­ğına göre, bu iddia onlar için bir şey ifade edi­yor ol­ma­lıydı.

“Hm. Demek bölge işa­ret­li­yor­lar.” Fellin ya­vaşça ba­şını sal­ladı. “Pri­mat­lar yapar. Biz ya­pa­rız. Bütün can­lı­larda ortak olan nadir şey­ler­den biri. İşi­mize yarar.”

“Ha­rika, şa­hane, işi­mize ya­ra­yan şey eli­mizde,” dedi Trascott. “Peki şimdi ne ya­pı­yo­ruz?”

“Devam edi­yo­ruz.”

Yu­ka­rıda, dal­la­rın ara­sında bir şey göz­le­rini açtı.

“Bu­raya neden gel­di­ği­mize odak­la­nı­yo­ruz,” dedi Fellin, se­sini zar zor sakin tu­ta­rak.

As­ker­ler kimse söy­le­me­den bir çem­ber oluş­tu­rup Trascott'ı, Fellin'i ve Brandon Fury'yi or­taya al­dı­lar.

“Efen­dim, bu­rada bir şey var!”

“Evet, sağ ol, kör de­ği­lim, asker.” Trascott dur­ma­dan sağa sola ba­kı­nı­yordu. “Fe­ee­ell?”

“Her­kes sakin olsun. On­larla ko­nuş­mayı de­ne­ye­ce­ğiz.”

İz­lenme hissi, şüphe ol­mak­tan çı­ka­cak kadar uzun sürdü.

“Efen­dim.” Brandon Fury se­sini alçak tuttu. “Bun­lar bana katil gibi gö­rü­nü­yor. O adam­lara ne yap­tık­la­rını gör­dü­nüz. Ko­nuş­mak ye­rine belki de on­lara an­la­dık­ları dil­den ko­nuş­ma­lı­yız.”

“B, kat­kın için sağ ol dos­tum ama şu an savaş baş­lat­mak için dü­pe­düz ber­bat bir zaman, o yüz­den çe­neni ka­pa­manı rica ede­ce­ğim.”

“Tabii efen­dim.”

“Tras'a ka­tı­lı­yo­rum,” dedi Fellin.

Ağaç­tan bir şey indi.

Bı­rak­tığı dal öyle yük­sek­teydi ki ora­dan düşen bir as­ke­rin beli ikiye kı­rı­lırdı. Zah­met­sizce, hiç ses çı­kar­ma­dan yere kondu ve ön­le­rinde doğ­ruldu.

Sır­tında çap­raz­lan­mış ikiz kısa han­çer­ler. Ku­ku­le­tası ba­şında, sı­kıca ka­palı. İçinde göz­ler­den başka hiç­bir şey yoktu, göz­ler de ya­nı­yordu.

Fellin as­ker­le­rin ara­sın­dan öne geçti. “Her­kes ar­kamda kal­sın. Temas kur­mayı de­ne­ye­ce­ğim.”

Trascott yine de ya­nına geldi.

“Ah. Mer­haba.” Fellin iki elini de kal­dı­rıp boş ol­duk­la­rını gös­terdi. “Di­limi ko­nu­şu­yor mu­su­nuz? Ya da çe­vi­re­bi­lir mi­si­niz?”

“Efen­dim, ev­ren­sel çe­vir­meni ge­ti­re­yim mi?” diye ar­ka­dan ba­ğırdı Brandon Fury.

Fellin onu duy­maz­dan gelip ya­vaşça bir adım daha yak­laştı. Trascott da onunla bir­likte.

So­nunda du­yu­lan ses bir ka­dına aitti.

“Vedui'.”

“Bu­rada bu­lunma se­be­bi­miz basit,” dedi Fellin dik­katle. “Bu ge­ze­gende kim­seyle bir bağ­lan­tı­mız yok. Size söz ve­ri­yo­rum. Ne için gel­diy­sek onu yapıp gi­de­ce­ğiz.”

“Plan bu en azın­dan,” diye mı­rıl­dandı Trascott.

“Vedui'.” Fellin derin bir nefes verdi. “Ha­rika.”

“Ka­tı­lı­yo­rum, ha­rika,” dedi Trascott. “Ne diyor?”

“Sizin di­li­nizi ko­nuş­mu­yo­ruz.” Fellin elini ce­ke­ti­nin içine soktu. “Ama bende bir şey var.”

Küçük bir cihaz çı­ka­rıp ku­la­ğına yer­leş­tirdi.

Bir el kalktı. Dur.

“Vay be,” diye fı­sıl­dadı Trascott. “Sen­den ne cev­her­ler çı­kı­yor.”

“Di­lini bi­li­yo­rum, ya­bancı.”

Söz, tam ola­rak ses sa­yıl­ma­ya­cak bir per­de­den geldi. Fellin ci­hazı ku­la­ğın­dan çı­ka­rıp kal­dırdı.

Ses gençti. Al­tında bir tat­lı­lık akı­yordu.

“Da­vet­sizce top­rak­la­rı­nıza gir­di­ği­miz için bizi ba­ğış­la­yın,” dedi Fellin. “Bu­rada faz­la­sıyla ya­ban­cı­yız.”

“Sesi ne güzel,” diye fı­sıl­dadı Trascott.

“Gel­di­ği­miz­den beri se­ve­cek pek bir şey gör­me­dik,” diye devam etti Fellin. “Gerçi bizi gi­rişte kar­şı­la­yan as­ker­ler­den de hoş­lan­dı­ğı­mızı söy­le­ye­mem.”

“Ha­va­lı­lar,” dedi Trascott, “ama ne­şe­siz­ler. Sı­kı­cı­lar. Bu ko­nuda şa­hit­lik ede­bi­li­rim.”

Fellin ona döndü. Yü­zün­den hiç­bir şey okun­mu­yordu.

“Ne?”

Ka­raltı iki adım iler­le­yip ışığa çıktı ve pe­le­ri­nini yere bı­raktı.

Si­yahtı. Koyu değil. Hiç­lik nasıl si­yahsa, öyle siyah. O si­ya­hın or­ta­sına yanan o iki göz otur­muştu, bir de kanlı iki sivri dişi açığa çı­ka­ran bir gü­lüm­seme. Te­ni­nin si­ya­hı­nın al­tında bir kı­zıl­lık do­la­şı­yordu. Ba­şın­dan boy­nuz­lar yük­se­li­yor, on­la­rın al­tında ku­lak­ları sivri uç­lara doğru in­ce­li­yordu. Döv­me­ler ya­ka­sın­dan çıkıp yü­züne tır­ma­nı­yor, bü­yü­yor­muş­ça­sına dal­la­nıp bu­dak­la­nı­yordu; vü­cu­du­nun geri ka­la­nında da sür­dük­leri bel­liydi.

Boy­nunda zin­cire ta­kılı bir kuğu ası­lıydı. Hiç­bi­ri­nin adını ko­ya­ma­dığı bir me­tal­den iş­len­mişti ve on­ları yere in­di­ren me­kik­ten daha de­ğer­liydi.

“Şuna bak.” Trascott'ın sesi bir oktav tiz­leşti. “Bu benim eski sev­gi­lim, res­men Millenna'nın ay­nısı, bir ben­zer­lik var yani, ama bu cid­den bam­başka bir şey.”

“Kapa çe­neni artık,” diye tıs­ladı Fellin.

Adını bil­dik­leri şey­ler ara­sında ona en yakın olanı Elf'ti. Biçim ola­rak oydu. Ama fark­lar hiç de ince de­ğildi ve bu fark­la­rın ne an­lama gel­di­ğini söy­le­meye kimse gö­nüllü ol­madı.

“Öhöm.” Fellin doğ­ruldu. “Daha önce Elf­lerle ve on­lara yakın ırk­larla ta­nış­tık. Yol­cu­luk ge­rek­ti­ren işler alan bir şir­ke­tiz. Ama sizin hal­kı­nız­dan bi­riyle kar­şı­laş­tı­ğı­mızı san­mı­yo­rum.”

Kadın on­ları in­ce­ledi. Cevap ver­me­den. Yal­nızca in­ce­le­ye­rek.

“Ha­tır­lar­dım,” dedi Trascott. “Bun­dan emin ola­bi­lir­si­niz.”

Fellin kı­pır­da­ma­dan durdu.

“Bu­yu­run, in­ce­le­yin,” dedi Trascott. “Muh­te­şem bir nu­mu­ne­yim­dir, ka­dın­lara da say­gım son­suz­dur, ha­nı­me­fendi.”

“Ah, Tras.”

“Ne?”

“Konuş.”

Et­raf­la­rında dön­meye baş­la­mıştı ve söz bir yer­ler­den, yan ta­raf­tan geldi.

“Ben mi, o mu?”

“Efen­dim, ben açık­la­ya­bi­li­rim,” diye ar­ka­dan ba­ğırdı Brandon Fury.

Şimdi Trascott'ın et­ra­fında dö­nü­yordu.

“Ar­ka­da­ki­ler­den tek biri bile ses çı­ka­rırsa,” dedi Fellin, “onu kendi el­le­rimle asa­rım.”

“Ah. Mer­haba. Evet. İz­ni­nizle.” Trascott el­le­rini iki yana açtı. “Biz bir şir­ke­tiz. Fellin'le bir­likte kur­duk. Benim adım Trascott. Bu Fellin, ar­ka­mız­daki adam­lar benim adam­la­rım, şu da dümen su­ba­yım Brandon Fury.”

Kadın dön­meye devam etti.

“Söz­leş­meyle iş alı­rız. Yarım kal­mış iş­leri bi­tir­mek, gizem çöz­mek, o tarz şey­ler. Ka­yıt­la­rı­mızda kırk üç ağır kru­va­zör, yet­miş beş orta sınıf gemi, beş pa­letli arazi aracı var.”

El yine kalktı. Dur.

Yirmi sayfa geride kaldı

Onlarla işi henüz bitmedi.

Her şey nasıl başladı

İki üyeli bir sunucu

İkimiz yıllarca tam iki üyeli bir Discord sunucusu yönettik.

Fırat kapıdan giren herkesi oynadı: Trascott'u, Fellin'i, albayları, askerleri. Alper ise baştan sona tek bir karakteri oynadı.

Sıradan bir gece iki saat sürerdi. Kendimizi kaptırdığımız geceler altı saati bulurdu.

Oyunu Türkçe oynuyorduk. Son sezon bittiğinde Alper, bunu yazıya dökmemiz gerektiğini söyledi. Fırat, cümle bitmeden kabul etmişti bile.

Yılların Türkçe sohbet kayıtlarını İngilizce bir romana dönüştürmek uzun soluklu bir işti. Ortaya da bu kitap çıktı.

Kitabın dili: İngilizce

Sonlara doğru artık pek de bir oyun sayılmazdı. Başka hiçbir yere sığmayan şeyleri koyduğumuz yer olmuştu.

Alper

Birazdan okuyacağın şey, el yordamıyla yol alan ve yol alırken çok şey hisseden iki kişinin eseri.

Fırat
  • Yunus Alper Körükcü

    Hikâyenin ortak yaratıcısı ve yazarı. Yıllarca tek bir karakteri oynadı, Türkçe oyun kayıtlarını İngilizceye aktardı ve kitabın editörlüğünü yaptı.

  • Fırat Keleş

    Hikâyenin ortak yaratıcısı ve yazarı. Trascott'u, Fellin'i ve geri kalan herkesi oynadı; kapağı ve 80 illüstrasyonun tamamını da o resmetti.

Takip et

Dünyalar uyanıyor

Dünyalarımızı birer birer açıyoruz. Uyananları şimdiden takip et; diğerleri, kitaptaki sahnelerden hazırlanan kısa fragmanlarla yolda.

Kitabın başında, bir kule duvarına kazınmış

Küllerimizden doğacağız.